Haber Tarihi
Mar 09,2026 12:18
Deprem Dirençli Kent İçin Sadece Binaları Değil, Tüm Kenti Hazırlamak Gerek
“İstanbul Rumeli Üniversitesi Bilim İletişim Ofisi, Bilim Kafe buluşmaları kapsamında yer bilimci Prof. Dr. Naci Görür’ü ağırladı. Deprem gerçeği, kentlerin hazırlığı ve Türkiye’nin karşı karşıya olduğu riskler üzerine değerlendirmelerde bulunan Görür, kafe alanında öğrencilerle samimi bir sohbet gerçekleştirdi. Buluşma sırasında öğrencilerin sorularını da yanıtlayan Görür, deprem dirençli kentlerin yalnızca sağlam binalardan ibaret olmadığına dikkat çekti.”
Deprem
dirençli kent kavramının çoğu zaman yanlış anlaşıldığını dile getiren Görür’e
göre bir kentin deprem dirençli sayılabilmesi, büyük bir depremi minimum
hasarla atlatabilmesiyle mümkün. Büyük can kayıplarının, yaygın yıkımın ve ağır
ekonomik zararların yaşandığı kentlerde deprem dirençliliğinden söz etmek
mümkün değil.
Kentleri
deprem karşısında dayanıklı hale getirmenin temel unsurlarından biri ise zemin
özellikleri. Her yerde aynı şekilde sağlam bina inşa etmenin mümkün olmadığına
dikkat çeken Görür, yapılaşmanın mutlaka bulunduğu bölgenin jeolojik
özelliklerine göre planlanması gerektiğini vurguladı. Zemin yapısına bağlı
olarak farklı mühendislik çözümlerinin ve teknolojilerin devreye girdiğini,
bazı bölgelerde güvenli yapı üretiminin ancak daha ileri ve maliyeti yüksek
yöntemlerle mümkün olabildiğini söyledi.
Deprem
dirençli kent bütüncül bir yaklaşım gerektiriyor
Bir
kentin deprem karşısındaki dayanıklılığı yalnızca yapı stokuyla sınırlı değil.
Yönetim yapısından altyapıya, halkın bilinç düzeyinden çevreye ve ekonomik
yapıya kadar birçok unsurun birlikte ele alınması gerekiyor. Bu unsurların
tamamının güçlü olması gerektiğini vurgulayan Görür, durumu insan vücuduna
benzetiyor: Nasıl ki bir insanın tüm organları sağlıklıysa o insan sağlıklıdır,
bir kentin de tüm bileşenleri güçlü olduğunda deprem karşısında dirençli bir
yapı ortaya çıkar.
“Kentsel
dönüşüm tek başına yeterli değil”
Türkiye’de
sıkça gündeme gelen kentsel dönüşüm yaklaşımının çoğu zaman yalnızca binaların
yenilenmesi olarak ele alındığına dikkat çeken Görür, deprem riskini azaltmanın
bundan çok daha kapsamlı bir planlama gerektirdiğini hatırlattı. Eğer amaç
deprem riskini azaltmaksa bunun yalnızca kentsel dönüşüm olarak değil, doğrudan
deprem hazırlığı ve deprem dirençli kent planlaması olarak ele alınması
gerektiğini vurguladı.
Türkiye’nin
deprem riskine karşı daha güçlü bir hazırlık yapabilmesi için kurumsal bir
yapıya ihtiyaç bulunduğunu da dile getiren Görür, bu kapsamda bir Afet
Bakanlığı kurulmasını öneriyor. Belirli bir bütçeye, uzman kadroya ve uzun
vadeli programa sahip bir yapı ile 15 ila 20 yıllık bir plan çerçevesinde
Türkiye’nin deprem dirençli hale getirilebileceği görüşünde.
İstanbul
depremi ekonomik risk de oluşturuyor
Deprem
konusundaki bilimsel uyarıların kamuoyuna her zaman doğru şekilde yansımadığına
da dikkat çeken Görür, özellikle medya dilinin zaman zaman sansasyonel bir
çerçeveye kayabildiğini söylüyor. Bilim insanlarının açıklamalarının “korkutan
açıklama” gibi başlıklarla sunulmasının, konunun sağlıklı biçimde anlaşılmasını
zorlaştırdığı görüşünde.
İstanbul’un
ekonomik açıdan taşıdığı yoğun yük de Görür’ün dikkat çektiği başlıklardan
biri. Türkiye’de sanayi, üretim ve teknolojinin büyük ölçüde Marmara bölgesinde
yoğunlaştığını hatırlatan Görür, olası büyük bir depremin yalnızca fiziksel
yıkımla sınırlı kalmayıp ülke ekonomisi üzerinde de ciddi etkiler
yaratabileceğini vurguladı. Bu nedenle sanayi ve üretim tesislerinin Anadolu’ya
daha dengeli şekilde dağıtılması gerektiğini, böylece hem deprem riskinin hem
de yoğun göç baskısının azaltılabileceğini dile getirdi.
Deprem
araştırmalarında yapay zekânın rolüne de değinen Görür’e göre bu teknolojinin
etkili olabilmesi güçlü ve kapsamlı veri setlerine bağlı. Türkiye’de yer
bilimleri alanında veri üretiminin görece geç geliştiğini hatırlatan Görür,
yapay zekâdan verimli sonuç alınabilmesi için bilimsel veri üretiminin
artırılması gerektiğine işaret etti.
Genç
jeologlara saha çalışması önerisi
Genç yer
bilimcilere de tavsiyelerde bulunan Görür, jeolojinin temelinin saha çalışması
olduğunu vurguluyor. Türkiye’nin önemli jeologlarından İhsan Ketin’in “Hakikat
çekicin ucundadır” sözünü hatırlatan Görür’e göre doğayı anlamanın en doğru
yolu arazide yapılan gözlemlerden geçiyor. Jeolojinin masa başında
öğrenilemeyeceğini söyleyen Görür, genç bilim insanlarının doğayla temas
halinde, sahada çalışarak bilgi üretmelerinin önemine dikkat çekiyor.